Blog Sayfası

HomeSahabe HayatıAli Bin Ebi Talip Radıyallahu Anh

Ali Bin Ebi Talip Radıyallahu Anh

Ali (r.a), Rasulullah’ın (s.a.v) amcası Ebû Tâlib’in oğluydu. Ebû Tâlib, maddi durumu iyi olmamasına rağmen, uzun yıllar Rasullah’ı ken­di yanında büyüttü. Hattâ o sofraya gelmeden ailesinden kimseyi yemeye baş­latmazdı. Çok tecrübelerle, Rasulullah’ın “bereket sebebi” olduğunu biliyor­du.

Rasu­lul­lah (s.a.v),  Hatice’yle (r.anha) evlendikten sonra, “amcasının yükünü hafif­let­mek ve ona minnet borcunu ödemek” düşüncesiyle  Ali’yi (r.a) yanına aldı. O sı­ralar Ali (r.a) henüz 4-5 yaşlarında bir çocuktu. Bu sebeple, çocukluk yılları Rasulullah’ın (s.a.v) terbiyesi altında geçti.

Kâinatın Efendisi peygamberlikle vazifelendirildiğinde, Ali (r.a) 10 yaşında bulunuyordu. Ona ilk iman etme şerefine, kadınlardan Hatice (r.anha), çocuklardan da Ali (r.a) ermişti.

Ali (r.a) bir gün Rasulullah (s.a.v) ile Hatice’yi (r.anha) namaz kılarken görmüş, hay­ranlıkla seyre koyulmuştu. Namaz bitince hayranlığını gizleyemeyerek çocuk­su bir edayla, Rasulullah’a (s.a.v):

“Nedir bu yaptığınız?” diye sordu. Rasulullah (s.a.v):

“Ey Ali!” dedi, “Bu, Allah’ın beğendiği dindir. Seni, bir olan Allah’a imana davet edi­yorum. İnsanlara ne faydası, ne de zararı dokunmayan putlara tapmaktan sakındırıyorum!”

Böyle bir teklifle karşılaşan Ali (r.a):

“Bunu babam Ebû Tâlib’e bir danışmam gerekir.” dedi.

Fakat Rasulullah (s.a.v) henüz davasını açıklamakla emredilmemişti. Bunun duyulmasını istemiyordu:

“Yâ Ali, söylediğimi kabul edersen et, etmezsen kimseye söyleme!” buyurdu.

O geceyi düşünerek geçiren Ali (r.a), sabah olunca Ra­su­lul­lah’ın (s.a.v) huzuruna çıktı ve yaşından beklenmeyecek bir şekilde şöyle dedi:

“Allah beni yaratırken Ebû Tâlib’e sormadı ki, ben de O’na ibadet etmek için gidip babama danışayım!”

Ali (r.a) bu sözleriyle, Ra­su­lul­lah’ın (s.a.v) terbiyesinde yeti­şen bir kişiden beklenen olgunluğu göstererek imanla şereflendi.

Artık bundan sonra Ali (r.a), Ra­su­lul­lah’ı (s.a.v) bir gölge gibi takip etti. Fakat anne ve babası başına bir iş gelir düşüncesiyle durumdan endişeye kapıldılar. Fakat Ebû Tâlib, Rasu­lul­lah (s.a.v) ile görüşüp onu dinledikten sonra, kendisine hak verdi. Kendisi Müslüman olmamakla beraber, Ali’nin (r.a) Rasulullah’a (s.a.v) tabi olmasına rıza gösterdi. Nitekim müşriklerin işkencesinden dolayı endişe eden hanımına Ebû Tâlib şu cevabı verdi:

“Eğer nefsim, Abdülmuttâlib’in dinini bırakmak hususunda bana itaat etmiş olsaydı, ben de Muhammed’e tabi olurdum. Çünkü o halimdir, emindir, tahirdir.”[1]

Ali (r.a) daha önce hiç puta tapmamıştı. Onlardan hep nefret ederdi. Mekke devri bo­yunca Rasulullah’ın (s.a.v) yanından hiç ayrılmadı. Hicret sırasında da Rasulullah’ın (s.a.v) yatağına yatmakla mühim bir vazife gördü.

Rasu­lul­lah (s.a.v), Ebû Bekir’le (r.a) birlikte Mekke’yi terk etmeden önce Ali’den /r.a) o gece kendi yatağında yatmasını istemişti. Yanında bulunan müşrikle­re ait ema­­netleri de kendisine bıraktı. Emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine’ye hicret etmesini söyledi.

Müşrikler o gece Rasu­lul­lah’ın (s.a.v) evinin çevresini kuşattılar. Mevzilendikleri yerden, gü­nün ışıyıp Rasululullah’ın (r.a) evinden çıkacağı ânı gözetlemeye başladılar. Çün­kü o zamanın âdetlerine göre, bir insanı evinin içinde öldürmek büyük bir korkaklık sayılırdı.

Ra­su­lul­lah, yatağına Ali’yi (r.a) yatırıp gece yarısı evden çıktı. Yerden bir avuç toprak alıp müşriklerin üzerlerine attı ve Yâsin Sûresi’nin ilk sekiz âyetini okuyarak gözleri önünden çekip gitti. Müşriklerden hiçbiri kendisini görmemişti.

Müşrikler hâlâ bekliyordu. Bir ara Reasu­lul­lah’ın (s.a.v) evden çıkmış olabileceğini düşündüler. Hane-i Saadet’in penceresinden baktılar.Ali’yi (r.a) Rasulullah (s.a.v) sandılar, “İşte Muhammed yatıyor.” diyerek beklemeye devam ettiler.

Sabah olunca, daha fazla beklemeye tahammül edemeyip içeri daldılar. Ya­takta Ali’yi (r.a) görünce şaşkına döndüler. Rasulullah’ın (s.a.v) nerede olduğunu sordularsa da, Ali (r.a) cevap vermedi. Müşrikler fazla üstelemediler, zaman kaybetmemek için etrafa adamlar saldılar.

Oradan ayrılan Ali (r.a), emanetleri sahiplerine teslim etti. Üç gün sonra o da Medine’nin yolunu tuttu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştı. Öyle ki, ayaklarının altı yarılıp kabarmıştı. Rasulullah (s.a.v) onun bu acıklı hâlini görünce şefkatin­den gözyaşlarını tutamadı. Sonra da ayaklarının altını mübarek eliyle meshetti. İyileş­mesi için duada bulundu. O anda Ali’nin (r.a) bütün ağrı ve sızıları geçti, şifa buldu.[2]

Ali’nin (r.a) en mümtaz vasfı, cesaret ve şecaatiydi. Katıldığı bütün savaşlarda kah­ramaklık ve cesaretin en güzel örneklerini göstermişti.

Mesela Uhud Savaşı’nda müşriklerin bütün güçleriyle Rasulullah’ı (s.a.v) şehit etmek için saldırdıkları sırada vücudunu ona siper edenlerden biri de oydu. Bir ara müşriklerden bir grup, Ra­su­lul­lah’a (s.a.v) doğru geliyordu. Ra­su­lul­lah, Ali’ye (r.a), müşrikleri karşılamasını emretti. Ali (r.a) hücum edip hepsini darmadağın etti. Birisini de öldürdü. Az sonra bir başka grup daha saldırdı. Rasulullah (s.a.v) onları da Ali’ye (r.a) havale etti. Ali (r.a) onlardan Şeybe bin Mâlik’i öldür­dü.

Bunun üzerine Cebrail (a.s.), Rasulullah’a (s.a.v) geldi ve:

“Yâ Rasulul­lah! Ali’nin yaptığı büyük bir iyilik ve civanmertliktir.” dedi. Rasulullah (s.a.v) de:

“O bendendir, ben de ondanım.” buyurarak Ali’yi (r.a) taltif etti. Cebrail,

“Ben de her ikinizdenim.” buyurarak bu taltifi daha da latifleştirdi. Bu sırada semadan şöyle bir ses işitildi:

“Ali gibi yiğit, Zülfikâr gibi kılıç olmaz.”

Ali (r.a), Uhud Savaşı’nda müşrikler tarafından birkaç defa yere düşürülmüş, ama her defasında Cebrail (a.s.) tarafından ayağa kaldırılmıştı.[3]

Hayber’in fethi güçlükle gerçekleşmişti. Çünkü Hayber, volkanik bir arazi üzerinde sağlam kalelerden meydana gelmiş bir yerleşim yeriydi. Medine’den sürgün edilen Yahudilerin çoğu burada oturuyordu. Muhasara devam ederken, bir gün Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah ve Resûlü onu sever, o da Al­lah ve Resûl’ünü sever. Allah, onun eliyle fethi gerçekleştirecektir.”

Bu söz üzerine mücahitleri bir merak sardı. Kimdi bu büyük şerefe nail ola­cak insan? Sahabilerden birçoğu bu şerefe kendilerinin erişmesini arzuluyordu. Bunlardan biri de Ömer’di (r.a). Bu hadise için, “Kumandanlığı o günkü kadar hiçbir zaman arzu etmedim. Sancak için çağırılırım ümidiyle bekledim.” demiş­tir.

Herkes dört gözle sabahı bekliyordu. Nihayet beklenen an geldi. Rasulullah (s.a.v):

“Sancağı getirin.” buyurdu. Sancağı getirdiler. Rasu­lul­lah (s.a.v):

“Ali nerededir?” buyurdu. Ali (r.a) geldi, fakat gözlerinden rahatsızdı. Rasu­lul­lah (s.a.v) mü­barek eliyle gözlerini meshetti:

“Allah’ım! Sıcağın ve soğuğun sıkıntısını Ali’den gider” diye dua etti. Sonra da: “Allah sana fethi nasip edinceye kadar yürü!” buyurdu. Gözlerinin ağrısı geçen Ali (r.a) he­defe doğru ilerledi.[4]

Ali (r.a), Ra­su­lul­lah’ın (s.a.v) beyaz sancağını Hayber Kalesi’nin önüne dikti. Bu arada Hayberlilerin kuvvetli ve cesur bir adamı kabul edilen Merhab, askerleriyle bir­likte kaleden çıktı. İki kat zırh giymiş ve iki adet de kılıç kuşanmıştı:

“Ben,” diye kükredi, “arslanları bile kılıç ve mızrakla yere seren biriyimdir!”  Ali (r.a) ise:

“Ben de annemin bana ‘Haydar’ adını taktığı insanım. Cesarette ormandaki en heybetli arslanlar gibiyim. Sizi yaşatmayacak, yere sereceğim!” diye haykır­dı.

Yapılan teke tek mücadelede Ali (r.a), Yahudilerin en kuvvetli adamı Merhab’ı ikiye bölerek yere serdi. Manzarayı gören Ra­su­lul­lah (s.a.v):

“Sevininiz, artık Hayber’in fethi kolaylaştı!” buyurdu.

Bunun üzerine mücahitler hep birden hücuma geçip kaleyi ele geçirdiler. Ali (r.a), pek ağır olan kalenin demir kapısını yerinden söküp kalkan olarak kullandı. Harp bitince kapıyı yere bıraktı. Fakat sekiz kişi kapıyı yerden kaldıramadı…[5]

Ali (r.a), Tebük Savaşı hariç, Rasulullah (s.a.v) ile birlikte bütün savaşlara katıl­dı. Bu savaşa katılmamasının sebebi de, Rasulullah’ın (s.a.v) Medine’de, yerine onu ve­kil bırakmasıydı.

Cihat ordusundan geri kalmak, Ali (r.a) gibi bir kahramana çok ağır gelmişti:

“Yâ Rasu­lul­lah,” dedi, “siz beni çocuklar ve kadınlar arasında mı bırakıyorsu­nuz?!”

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v):

“Harun’un Mûsâ’ya vekâlet ettiği gibi, sen de bana vekâlet etmeyi istemez misin? Ne var ki, benden sonra Peygamber gelmeyecektir.” buyurdu.

Ali (r.a) bu ifadeler üzerine rahatladı ve Rasulullah’ın (s.a.v) vekili olarak Me­dine’de kaldı.[6]

Ali’nin (r.a) en bariz vasıflarından biri de, ihlasıydı. Her işinde Allah’ın rızasını esas maksat yapmıştı. Bir işe nefsi ve duyguları karıştığı zaman hemen ondan yüz çevirirdi.

 

Ali (r.a), bütün amelinde takvayı esas alırdı. Başkalarına da takvayı tavsiye ederdi. Bununla ilgili olarak şöyle derdi:

“Takvaya dikkat edin ve onu amellerinizin Allah katında makbul olmasına vesile ya­pın. Takvayla yapılan ibadet hiçbir zaman az sayılmaz. Makbul amel hiç az olur mu?…”

Ali (r.a.), tevekkül ve kadere rızanın saadet kaynağı olduğuna inanırdı. Bu hususta da şöyle derdi:

“Kadere razı olmayan, imanın tadını alamaz. Kişi Allah’ın takdir ettiği şeye razı olsa da, olmasa da mutlaka o başına gelecektir. Fakat kaderine razı olan se­vap kazanır, razı olmayan ise günahkâr olur.”

Ali (r.a), her hususta Rasulullah’tan (s.a.v) çok istifade eden sahabilerdendi.Rasulullah (s.a.v) onun ilminin büyüklüğünü ifade için:

“Ben ilmin şehri­yim, Ali de kapısıdır. İlim öğrenmek isteyen, onun kapısından gelsin.”[7]buyurmuştur.

Ali (r.a), Kur’ân ilmine en çok vâkıf olan zattı. Han­gi âyetin nerede, hangi hadise üzerine, kimin için indiğini çok iyi bilirdi. Bir ko­nuşma esnasında, kalabalık bir topluluğa şöyle hitap etti:

“Bana sorunuz. Vallahi bana sorduğunuz her şeye cevap vereceğim! Bana Al­lah’ın Kitabı’ndan sorunuz. Vallahi hiçbir ayet yoktur ki, ben onun gece mi gün­düz mü, dağda mı ovada mı indiğini bilmeyeyim…”[8]

Ali’nin (r.a) bu faziletlerinin yanı sıra Rasulullah’ın (s.a.v) en küçük ve en sevgili kızı Fâtıma’yla (r.anha) evlenmesi de onun için pek büyük bir şereftir. Rasulullah’ın (s.a.v) Medine’yi teşriflerinden beş ay sonra Fatıma (r.anha), Ali’yle (r.a) nikâhlanmış, Hicret’in 2. yılında Bedir Savaşı’ndan sonra da evlenmişler­dir.

 

Birer sene arayla bu mübarek evlilikten Hasan ve Hüseyin’in (r.anhuma) dünyaya ge­lişi, Rasulullah’ı (s.a.v) çok sevindirdi.Rasulullah  (s.a.v), nur torunları  Hasan ve Hüseyin’i (r.anhuma) son derece sever, onları omuzlarına alır, taşır­dı. Ve haklarında şöyle buyururdu:

“Onlar benim dünyada öpüp kokladığım iki reyhanımdır.”[9]

* * *

Bir gün Hasan ve Hüseyin (r.anhuma) hastalanmıştı.  Ali (r.a) ile  Fâtıma (r.anha), sevgili yavruları iyileşirse Allah rızası için üç gün oruç tutmayı adadılar. Cenâb-ı Hak yavrulara sıhhat ve afiyet verince, adaklarını yerine getirmek üzere oruca başla­dılar. Akşam olmuş, iftar vakti gelmişti. Fakat yiyecek olarak ancak bir parça ekmekleri vardı. O sırada kapıda bir yetim belirdi. Ekmeği ona verip ken­dileri suyla iftar ettiler. İkinci ve üçüncü gün de üst üste bir fakir ve esir geldi. Yi­yeceklerini onlara verdiler. Üç gün üst üste aç kalmanın tesiriyle güçsüz düştüler. Sabah olunca yavrularını da alarak Rasulullah’ın (s.a.v) huzuruna gitti­ler. Renklerinin solgunluğu Rasulullah’ın (s.a.v) dikkatini çekti:

Yâ Ali!” dedi. “Hâliniz nedir?”

Ali (r.a), başlarından geçen hadiseyi anlattı. Derken Cebrail gel­di ve İnsân Sûresi‘nin şu mealdeki 5-10. âyetlerini vahyetti:

“İyiler, şüphesiz güzel kokulu ve serin kâfur dolu bir kadehten içerler. O bir pınardır ki, ancak ondan Allah’ın veli kulları içer. Onu nereye isterlerse peşle­rinden akıtırlar, fışkırtırlar. Onlar adaklarını yerine getirirler. Şerri yaygın olan günden korkarlar. Yemeğe olan sevgi ve iştihalarına rağmen fakiri, yetimi, esiri doyururlar. Biz size ancak Allah rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür istemeyiz. Çünkü biz Rabb’imizden ve yüzlerin ekşiyeceği o çetin günden korkarız, derler.”

Rasulullah (s.a.v), gelen bu vahyi kendilerine bildirdiğinde o kadar çok sevindiler ki, üç günlük açlığın verdiği bitkinliği unuttular.[10]

* * *

Osman’ın (r.a) şehit edilmesi üzerine karışıklık sürüp gidiyordu. Asiler, Osman’ın (r.a) yerine kime halife olmasını teklif etmişlerse hep ret cevabı aldılar. Kimse böyle bir zamanda hilafeti almak istemiyordu. Nihayet fitnenin daha faz­la yayılmaması için Medineliler bir araya gelerek “Ali’nin (r.a) halifeliği”nde ittifak ettiler. Ali (r.a) kabul et­mek istemediyse de, karışıklığın önünü almak, fitne ve fesadı önlemek için bu ağır mesuliyeti kabul etmek zorunda kaldı.

Ali’yi (r.a) bekleyen müşkiller pek çoktu. İlk önce her tarafa kendi tayin ettiği valileri gönderdi. Tayin ettiği valilerin hepsi de idarecilik hususunda liyakatliy­di. Ali (r.a), valilerine güveniyordu. Onları vazifelerine gönderirken birtakım tavsiyede bulundu. Onun bu tavsiyeleri her zaman aynı canlılığı korumakta­dır. Mesela bunlardan Mısır Valisi Mâlik’e yaptığı şu konuşma, çok ibretli­dir:

“Ey Mâlik! Ben seni öyle memleketlere gönderiyorum ki, birçok hükûmet senden önce oralarda adalet sürdü, zulmetti. Sen vaktiyle nasıl önceki valilerin icraatını gözden geçiriyorsan, halk da şimdi öylece senin icraatını gözetecek. O zaman senin onlar hakkında söylediklerini halk da şimdi senin hakkında söyle­yecek. Kimlerin iyi ve doğru olduğu, ancak Allah’ın kendi kulları dilinden söy­lettiği sözlerle anlaşılır. Onun için en sevimli azığın, doğru ve adil işlerin olsun. Hevesatına hâkim ol.

“Halkın için kalbinde sevgi ve merhamet duyguları, lütuf meyilleri besle. Sa­kın biçarelerin başına, kendilerini yutmayı bekleyen bir cani kesilme! Çünkü bunlar iki sınıftır: Ya dinde kardeşin, ya yaradılışta bir benzerin… Evet, kendile­rinden hata sadır olabi­lir, birtakım arızalar çıkabilir. ‘Ben mutlak güce sahibim, emrederim, itaat ederler.’ de­me. Çünkü bu, kalbi fesada vermek, dini zaafa uğrat­mak ve felakete yaklaşmaktır. Şayet elindeki kudret sana bir büyüklük duygusu veriyorsa, derhâl melekutun azametine bak ve senin kendi kendine güç yetiremediğin şeylerde, Allah’ın sana karşı Kadîr olduğunu düşün. İşte bu düşünce, senin o yükseklerde uçan nazarını yere indirir, şiddetini giderir; seni bırakıp gi­den aklını başına getirir.

“Allah’a ve insanlara karşı adaletten ayrılma. Böyle yapmazsan zulmetmiş olursun. Kullara zulmetmenin davacısı Allah’tır. Birinin hasmı Allah oldu mu, o kimsenin tutunabileceği bütün hüccetler batıldır. Dünyada zulüm kadar Al­lah’ın lütfunu değiştirip kahrını çabuklaştıracak bir şey yoktur. Allah, zulüm al­tında inleyenlerin iniltisini işitir ve zalimleri de görür.

“İnsanlar hakkında bütün kin düğümlerini çöz. Seni intikama doğru sürükle­yecek iplerin hepsini kes. Şunu bunu çekiştiren gammazların sözüne çarçabuk inanma. Çünkü gammaz, ne kadar saf görünürse görünsün, yine dessastır. Ne cimriyi, ne korkağı, ne de sana ihtirası hoş gösterecek hırslı kimseleri meclisine sokma.

“Müşavirlerin içinde en ziyade beğeneceğin, sana acı hakikatleri herkesten çok söyle­yen olsun. Sadık ve Allah’tan korkan adamları kendine sırdaş edin. Se­ni alkışlamaları­na, yapmadığın şeyleri sana isnat ederek keyfini getirmelerine müsaade etme. Çünkü al­kışın çoğu insanı gurura yaklaştırır. Sakın, adamın iyisi ile kötüsü, yanında bir olmasın! Zira bu çeşit bir eşitlik, iyileri iyilikten soğutur, kötülerin de fenalığa meylini artırır.

“Memurları seçerken sadece simalarını tetkik ve hüsn-ü zannın kâfi gelme­sin. Çünkü insanlar daima yapmacık davranıp güzel hizmet göstererek, zahire göre hükmeden valilerin gözüne girebilir. Hâlbuki işin ötesinde ihlas namına bir şey yoktur. Onun için, senden önce halkın arasında iyilikleriyle tanınanları seç.

“Her türlü çareden mahrum fukara ve felaketzedeler, kötürümler hakkında Allah’tan kork, hem çok kork! Bunlar arasında hâlini söyleyen de olur, söyleyemeyen de… Hepsinin hakkını gözetmek senin vazifendir. Sakın büyüklük, seni onlarla uğraşmaktan alıkoymasın! Hâsılı öyle çalış ki, huzur-u İlahiye çıktığın zaman, ‘Gücümün yettiği kadarını yaptım.’ diyebilesin.

“Ben, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden birkaç yerde işittim: ‘Zayıfın hakkının kuv­vetlisinden rahatça alınamayan bir millet, hiçbir zaman kuvvetlenemez.’ buyurmuştu.

“Her günün işini o gün gör. Çünkü diğer günlerin kendine mahsus işi var­dır.

“Valinin hususi ve yakın adamları bulunur. Bunların iltiması, zulmü ve mua­mele­ler­­de insafsızlığı görülebilir. Sen onların zararını, bu gibi durumların se­beplerini kökün­den kaldırmakla kes. Etrafındakilere, yakınlarına, akrabana katiyen toprak verme. Bunlardan hiçbiri, senden cesaret alıp etrafındakileri sı­kıntıya sokacak şekilde mal biriktirmeye tamah etmesin. Bunun kârı senin ol­madığı gibi, ârı hem dünyada hem de ahirette senindir.

“Sakın kendini beğenme! Sakın nefsinin sana hoş gelen cihetlerine güvenme! Sakın yüzüne karşı övülmeyi isteme! Zira iyilerin ne kadar iyiliği varsa, hepsi­nin mahvı için şeytanın elindeki fırsatların en sağlamı budur. Sakın halkına etti­ğin iyiliği başına kakma, yaptığın işleri mübalağalı gösterme yahut kendileri­ne olan vaadinden dönme… Çünkü minnet etmek, iyiliği bitirir; mübalağa, hakikati söndürür; sözünden dönmek ise, Yaratıcı‘nın da, halkın da nefretini celbeder.

“Sakın bir işe vaktinden önce atılma, vakti gelince de tembellik etme! Açıklı­ğa kavuşmamış işlerde inat etme, açıklığa kavuştuğu zaman da gevşeme, her işi yerli yerince yap. Herkesin eşit olduğu noktalarda kendine imtiyaz tanımak­tan çekin. Çalıştırdığın adamların ortaya çıkmış kötülüklerinden dolayı senden beklenen hareketten habersiz gibi davranma.

“Hiddetine, gazabına, eline, diline hâkim ol. Bunların hepsinin kötülüğünden masun kalabilmek için şiddetini geciktir ki, öfken geçsin de iradene sahip ola­sın.”[11]

Ali (r.a), adaletin mutlaka yerini bulması çok titiz davranırdı. Makam ve mev­kileri ne olursa olsun, hukuk ve hâkim karşısında insanların eşit olduğunu biz­zat kendi hayatıyla ispatladı. Müminlerin halifesi olduğu hâlde, bir Yahudi’yle muhakeme edilmekten çekinmedi. Şöyle ki:

Ali (r.a), Sıffîn Savaşı’na giderken yolda zırhını kaybetmişti. Harp bitip Kûfe’ye dön­düğünde, zırhını bir Yahudi’nin elinde gördü. Yahudi’ye şöyle dedi:

“Bu benim zırhımdır. Onu ne birine sattım, ne de hediye ettim.” Yahudi:

“Bu benim zırhımdır ve benim elimdedir.” dedi.

Ali (r.a), isteseydi zırhı ondan hemen alabilirdi. Fakat kesin olarak kendisi haklı da ol­sa, meselenin hâkim önünde halledilmesini teklif etti:

“O hâlde hâki­me gidelim.” dedi. Birlikte hâkime gittiler.

Hâkim, adaletiyle tanınan Kadı Şureyh (r.a) idi. Ali (r.a) huzura girdiğinde, hâkimin ya­nı­başına geçip oturdu ve bu hareketinin sebebi olarak da:

“Hasmım Yahudi olmasaydı elbette onunla aynı yerde otururdum. Fakat ben Re­sû­lul­­lah’tan, ‘Al­lah’ın onları küçülttüğü yerde siz de onları küçültün!’ buyurduğunu işittim.” de­di.

Kâdı Şureyh (r.a), Ali’ye (r.a):

“Ey müminlerin emîri! Aranızdaki mesele nedir?” dedi. Ali (r.a):

“Şu Yahudi’nin elindeki zırh benim zırhımdır. Ben onu ne birine sat­tım, ne de hediye ettim.”

Meseleyi anlayan kadı, Ali’ye (r.a):

“Bu iddianı ispat edecek delilin var mı?” diye sordu. Ali (r.a):

“Evet, var.” dedi, “Hizmetçim Kanber ve oğlum Hasan, bu zırhın be­nim olduğuna iki şahittir.” Kadı Şureyh (r.a):

“Oğulun baba için şehadeti caiz değildir.” dedi. Ali (r.a):

“Cennet ehli birinin şehadeti nasıl kabul olmaz?! Ben Reasulul­lah’ın, ‘Hasan ve Hüseyin, cennet gençlerinin efendileridir.’ buyurduğunu işittim.” dedi.

Neticede Şureyh (r.a), delil yetersizliğinden davayı Yahudi’nin lehine neticelen­dirdi. Bu büyük adalet karşısında Yahudi daha fazla dayanamadı ve şöyle demekten kendini alamadı:

“Müminlerin emîri, beni hâkime götürdü, kendi tayin ettiği hâkim de kendi aleyhinde hüküm verdi. Ben şehadet ederim ki, bu din haktır. Ve yine ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed de onun Resûl’üdür. Bu zırh senindir. Devenden düşmüştü, ben de almıştım.”

Ali (r.a), bu neticeye çok sevindi:

“Mademki Müslüman oldun, ben de zırhı sana hediye ediyorum” dedi.[12]

Ali (r.a), kendisinden önceki üç halifeye bütün gücüyle destek oldu. Üç halife de, mühim meselelerde Ali’yle (r.a) istişare ederek onun fikrine değer verdi­ler.

Diğer taraftan Ali (r.a),  Osman (r.a) zamanındaki fitne hareketlerinin önlen­mesi için elin­den gelen gayreti gösterdi. Fakat kaderin bir tecellisidir ki,  Os­man’ın (r.a) şehade­tiy­le neticelenen hadiselere mâni olamadı.

Ali’nin (r.a) kendi hilafet döneminde de tamamen bir iç karışıklık hüküm sürdü. Müslümanlardan bir kısmı Ali’yi (r.a), bir kısmı Muâviye’yi (r.a) halife olarak ta­nıdı. Muâviye (r.a), Osman’la (r.a) akraba olduğu için kanını dava etti. Katillerin cezalandırılmasını istedi.

Fakat Osman’ı (r.a) kimin öldürdüğü bilinmiyordu. Sadece birkaç kişiden şüpheleniliyordu. Ali (r.a) zaman istedi. Şüphe üzerine kısas yapamayacağını söyledi. Katil belirlendiğinde gerekli cezanın verileceğini vaat etti. Ancak Muâviye (r.a) acele ediyordu. Neticede iki sahabi arasında, içtihat farklılığı yüzün­den kanlı savaşlar oldu. Birçok Müslüman şehit edildi. Bunun için Müslüman­lar arasındaki birlik ve beraberlik bir türlü temin edilemedi.

Nihayet Ali (r.a), Hicret’in 40. yılında Kûfe’de şehit edildi. Müslümanların tamamı Muâviye’ye (r.a) biat ettiler.

Rasulullah’ın (s.a.v) yanında Ali’nin (r.a) apayrı bir yeri vardı. En sevgili kızını ona nikâhlaması bunu gösterdiği gibi, Rasulullah’ın (s.a.v) onun hakkın­daki şu mübarek hadisleri de bunu gösterir:

“O, Allah ve Resûl’ünü sever, Allah ve Resûl’ü de onu sever.”[13]

“Ali’yi seven beni sevmiş, beni seven Allah’ı sevmiş olur. Ali’ye kızan bana kızmış, bana kızan da Allah’a kızmış olur.”[14]

“Ben Ali’denim, Ali de bendendir.”[15]

“Münafık olan, Ali’yi sevmez; mümin olan da, ona kin duymaz.”[16]

“Yâ Ali, sen dünyada ve ahirette benim kardeşimsin.”[17]

Ali’den (r.a) 586 hadis rivayet edilmiştir. Bunlardan birkaçının meali şöy­ledir:

“Rasu­lul­lah: ‘Cennette öyle odalar vardır ki, içeriden dışarısı, dışarıdan da içerisi görünür.’ buyurdu. Bunun üzerine bir zat: ‘Yâ Rasu­lal­lah, bu odalar kim­ler içindir?’ diye sordu. Ra­su­lul­lah: ‘Tatlı konuşan, yemek yediren, oruca devam eden ve insanlar uyurken geceleri namaz kılan kimselere aittir.’ buyurdu.”[18]

“Her kim Kur’ân’ı okur, ezberler, helalini helal, haramını haram bilirse, Allah onu cennete koyar ve ailesinden cehennemlik 10 kişiye de şefaatçi yapar.”[19]

“Ey Ali! Üç şeyi geciktirme: Vakti giren namazı, hazır olan cenazeyi ve dengi­ni bulan kız veya dul kadını evlendirmeyi…”[20]

Ali’nin (r.a) bize kadar ulaşan birçok hikmetli sözü vardır. Bunlardan birka­çı şöyledir:

“Cenneti arzulayan kimse, dünyada nefsin arzu ettiği şeylerden uzak dur­sun.”

Ali (r.a) bir defasında:

“Kurtuluş imkânı elinde olduğu hâlde mahvolan insa­na şaşarım doğrusu!” demişti. Dinleyenler:

“Ey Ali, kurtuluş imkânı nedir?” diye sordular. Ali (r.a):

“Allah’tan af dilemek.” cevabını verdi.

Allah ondan razı olsun.


____________________________

[1]Sîre, 1: 262-264.
[2]Tabakât, 8: 18.
[3]Taberî, 3: 177.
[4]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33-34.
[5]İnsânü’l-Uyûn, 2: 737-738; Tabakât, 2: 110-112.
[6]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 31.
[7]Tirmizî, Menâkıb: 20.
[8]Tabakât, 2: 338.
[9]Tirmizî, Menâkıb: 31.
[10]Üsdü’l-Gàbe, 5: 530-531; Tefsîrü’l-Kebîr, 30: 244.
[11]Kitabü’l-Haraç, 448-460.
[12]Târihü’l-Hulefâ, s. 172.
[13]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 33.
[14]Târihü’l-Hulefâ, s. 162.
[15]Tirmizî, Menâkıb: 20.
[16]Tirmizî, Menâkıb: 21; İbni Mâce, Mukaddime: 11.
[17]age.
[18]Tirmizî, Birr: 53.
[19]Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân: 13.
[20]Tirmizî, Salât.13.

Written by

The author didnt add any Information to his profile yet

Leave a Comment