Blog Sayfası

HomeSahabe HayatıOsman Bin Affan Radıyallahu Anh

Osman Bin Affan Radıyallahu Anh

Rasulullah’ın (s.a.v) üçüncü halifesi, hayâ ve edep numunesi Osman (r.a), hayatta iken cennetle müjdelenen sahabelerden biriydi. Ebû Bekir (r.a), ilk defa eski samimi dostlarını ziyaret ederek hak dini onlara anlatmaya başlamıştı. Bu dost­larından biri de Osman’dı (r.a). Osman (r.a) yaradılıştan halim selim, iyi ahlaklı ve dürüst bir şahsiyetti. İslam’ı kabule müsait bir mizaca sahipti. Ebû Bekir’i (r.a) dikkatle dinledi ve anlattıklarına büyük bir alaka duydu. Sonra da birlikte Rasu­lul­lah’ın (s.a.v) huzuruna gittiler.

Rasulullah (s.a.v), Osman’a (r.a):

“Allah’ın ihsanı olan cennete rağbet et. Ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” dedi. Kur’ân-ı Kerim okudu.

Osman (r.a) İlahî kelamın cazibesine kapıldı. Hemen Kelime-i Şehadet getire­rek Müslüman oldu. Osman (r.a), daha sonraları bu hissiyatını şöyle dile geti­rir:

“Ra­su­lul­lah’ın lisanından duyduğum o ilk sözler, o kadar saf ve sade, o kadar tesirli idi ki, âdeta Kelime-i Şehadet ihtiyarsız olarak dudaklarımdan dökülüverdi.”

Osman (r.a), İslam’la şereflendiği sırada 34 yaşında idi. Genç, nüfuzlu bir tüc­cardı. Hâli vakti yerinde bir kimseydi. Müslüman olduğunu öğrenen amcası Hakem bin Ebi’l-As öfkesinden çıldıracak gibi olmuştu. Osman’ı (r.a) bir direğe bağladı ve:

“Bu dini terk etmedikçe sana hiç yiyecek vermeyeceğim!” dedi. Fakat ölüm pahasına da olsa, onun dininden dönmeyeceğini anlayan diğer akraba­sı araya girerek serbest bıraktırdılar.[1]

İslamiyet gelmeden önce Ebû Leheb’in oğlu Utbe, Rasulullah’ın (s.a.v) kızı Rukiyye ile evliydi. Utbe, Rasulullah’ın (s.a.v) yeni bir dini tebliğ ettiğini öğre­nince gelip Rasulullah’a (s.a.v) hitaben:

“Senin kızını da, tebliğ et­tiğin dini de istemiyorum!” demiş ve Rukiyye’yi (r.anha) boşamıştı. Bunun üzerine Osman (r.a), Rukiyye’ye (r.anha) talip olmuş ve onunla evlenmişti.

Müşriklerin zulmünden dolayı Habeşistan’a hicret eden 15 kişilik kafile ara­sında Osman ve Rukiyye (r.anhuma) de bulunuyordu. Rasu­lul­lah (s.a.v), Os­man’ın (r.a) herkesten önce yola çıktığını duyunca şöyle buyurdu:

“Onların dostu ve hâkimi Allah’tır. Osman, Lût’tan (a.s.) sonra ailesiyle bir­likte ilk hicret eden kimsedir.”[2]

Osman (r.a), bir müddet Habeşistan’da kaldıktan sonra tekrar hanımıyla birlik­te Mekke’ye döndü. Daha sonra da oradan Medine’ye hicret etti.

Osman’ın (r.a) en bariz vasfı, edep ve hayâsı idi. Âişe’nin (r.anha) rivayetine göre, bir gün Rasulul­lah (s.a.v), üzerine bir örtü çekmiş olduğu hâlde istirahat ediyordu. O sırada Ebû Bekir (r.a) kapıya geldi, içeri girmek için izin istedi. Rasu­lul­lah (s.a.v) tav­rında bir değişiklik yap­madan içeri girmesine izin verdi. Sonra soracağını sorup gitti. Daha sonra Ömer (r.a) geldi, ona da aynı şekilde hâlini değiştirmeden izin verdi. Ondan sonra Osman (r.a), huzura girmek için izin istedi. Bu defa Ra­su­lul­lah (r.a) hemen doğruldu, toparlandı.

Bunun üzerine Âişe (r.anha):

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedi, “Ebû Bekir ve Ömer için toparlanmadığınız hâlde, neden Osman gelince hâlinizi değiştirdiniz?”

Allah Resûlü şöyle cevap verdi:

“Çünkü Osman çok hayâlı birisidir. Kendisinden meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi?!”[3]

Ebû Mûsa el-Eş’arî (r.a) anlatıyor:

Ra­su­lul­lah (s.a.v) ile birlikte bir eve gelmiştik. Bana:

“Kapıda dur ve kimseyi izinsiz içeri alma!” buyurdu.

Biraz sonra Ebû Bekir (r.a) çıkageldi.

“Ey Allah’ın Resûl’ü!” dedim, “Gelen, Ebû Bekir’dir.” Buyurdu ki:

“İçeri al ve kendisini cennetle müjdele.”

Sonra Ömer (r.a) geldi. Ona da aynı şeyi söylememi emretti.

Daha sonra Osman (r.a) geldi. Onun için şöyle buyurdu:

“İçeri al ve onu da başına gelecek belalardan dolayı cennetle müjdele!” buyurdu. Böylece,  Osman’ın (r.a) hem cennetle müjdelenenlerden, hem de ilerde başına pek çok musibet gelecek birisi olduğunu ifade etmiş oldu.[4]

Osman (r.a), bütün arzusuna rağmen Bedir Savaşı’na katılamamıştı. Zira ha­nımı Rukiyye (r.anha) ağır hasta idi. Rasulullah (s.a.v) mazeretini kabul ettiği hâlde, o, kalbinde Bedir’e iştirak edememenin üzüntüsünü hissediyordu. Rukiyye (r.anha) yakalandığı hastalıktan kurtulamadı, vefat etti. Bedir’de Müslümanla­rın zaferi Osman’ın (r.a) bu derin üzüntüsünü sevince çevirdi.

Rasu­lul­lah (s.a.v), Bedir’den döndükten sonra. Osman’a (r.a) bir müjde daha verdi:

“Sen Bedir’e katılmadığın hâlde bir şehit ecri aldın.”

Daha sonra Rasulullah (s.a.v), diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü de Osman’a (r.anhuma) nikâhladı. Bundan sonra Osman  (r.a) “iki nur sahibi” manasında “Zinnûreyn” la­kabıyla anıldı.

Ümmü Gülsüm’ün (r.anha) vefatından sonra da Rasulullah (s.a.v), “Eğer 40 tane kı­zım olsaydı, onları birer birer Osman’la evlendirirdim!” buyurarak, hayâ timsali olan damadını teselli etti.[5]

Uhud Gazası’na katılan Osman (r.a.), orada Rasulullah’ın (s.a.v) vefat haberinin yayılması üzerine duyduğu üzüntüyü zaman zaman hatırlar ve o sırada çektiği ıstırabın şiddetini dile getirirdi.

Hicret’in 4. yılında yapılan Zâtürrikâ Gazvesi’nde Rasulullah (s.a.v), kendisini Medine’de vekil olarak bırakmıştı. Bundan sonra yapılan bütün gazalara katılan Osman (r.a), Hudeybiye Sulhü sırasında da Rasulullah (s.a.v) tarafından Kureyş’e elçi olarak gönderilmişti. Osman (r.a), Mekke’ye gidip, geliş maksatla­rının sadece umre haccı yapmak olduğunu anlattıysa da, müşrikler direnmeye devam ediyor, şöyle diyorlardı:

“Git, seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekke’ye girip Kâbe’yi tavaf edemeyecek! Ama sen Kâbe’yi tavaf etmek istersen, edebilirsin.”

Osman (r.a) ise onlara şöyle cevap vermişti:

“Ben Re­sû­lul­lah olmaksızın Kâbe’yi tavaf etmem!”

Kureyşliler, Os­man’ın (r.a) bu sözünden çok rahatsız oldular ve bir müddet kendisini göz hapsinde tuttular.

Müşriklerin sözleri boşa çıkacak ve Ra­su­lul­lah (s.a.v) çok kısa bir zaman sonra gele­rek Kâbe’yi tavaf edecekti.

Osman’ın (r.a) göz hapsinde tutuluşu, Müslümanlara “şehit edildiği” şeklinde ulaştı. Bu­nun üzerine galeyana gelen Müslümanlar savaştan başka çare görmüyorlardı. Heyecan son safhasındaydı. İlahî vahiy “Rasu­lul­lah’a (s.a.v) biat yapılması” şeklinde tecelli etti. Bü­tün Müslümanlar, Ra­su­lul­lah’a (s.a.v) itaat edeceklerine, Al­lah ve Resûlü yolunda canlarını feda edinceye kadar savaşacaklarına söz verdi­ler. Ra­su­lul­lah (s.a.v) bir eliyle kendisi için, diğer eliyle de Osman (r.a) için biat alıyor­du. Bu biat, İslam tarihine “Rıdvan Biatı” olarak geçti.

Müşrikler bunu haber alınca endişeye kapıldılar ve Osman’ı (r.a) serbest bı­raktılar. Bir müddet sonra Osman’ın (r.a) çıkıp gelmesi Müslümanları çok sevin­dirdi.

Kendisine, “Her hâlde Kâbeyi tavaf etmişsindir” dediler. Osman’ın (r.a) cevabı ise şu idi:

“Allah’a yemin ederim ki, Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Re­sû­lul­lah da Hu-dey­bi­ye’de bulunsaydı, o Kâbe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma tavaf et­mezdim.”[6]

Osman (r.a) daha sonra yapılan Hayber Gazası’na, Mekke’nin Fethi’ne ve Hevazin Harbi’ne iştirak etti. Huneyn Gazası’nda, etten bir kale gibi Rasu­lul­lah’ı (s.a.v) ko­ruyan ve müdafaa edenler arasında Osman (r.a.) da vardı.

Osman (r.a), Tebük Gazvesi’nde 1000 dinar para, 50 at ve 100 adet deve yardı­mında bulundu. Rasulullah (s.a.v) onun bu cömertliği karşısında:

“Bundan sonra yapacağı hataların hiçbirisi Osman’a zarar vermez.” buyurarak onu müjdele­di.[7]

Osman (r.a), zenginliğin şükrünü eda etmek için muhtaçlara bol bol ikramda bulunur, fakat kendisi gayet mütevazi yaşardı.

Medine’de kıtlık olduğu bir sırada Osman (r.a), Şam’dan 100 deve yükü buğ­day getirtmişti. Sahabe-i Kirâm, satın almak için yanına koştular. Ancak o:

“Siz­den daha iyi alıcım var. Sizden daha fazla kâr veren var.” dedi. Sahabiler bunu Ebû Bekir’e (r.a) bildirip üzüldüklerini ifade ettiler. Ebû Bekir (r.a), Osman’ı (r.a) herkesten iyi tanıdığı için onlara şöyle dedi:

“O, Rasu­lul­lah’ın damadı olmakla şeref kazanmıştır. Cennette de onun arkada­şıdır. Siz onun sözünü yanlış anlamışsınızdır. Buyurun, beraber gidelim ve du­rumu kendisinden öğrenelim.”

Osman’ın (r.a) yanına vardıklarında Ebû Bekir:

“Ey Osman, sahabiler sözlerine üzülmüşler. Ne dersin? Meselenin aslı nedir?”

Osman (r.a) şöyle cevap verdi:

“Ey Ra­su­lul­lah’ın  halifesi! Onlardan daha iyi alıcı olan biri, 1’e 700 veriyor. Biz de buğdayı 1’e 700 verene sattık.”

Osman (r.a) bu sözleriyle, kervandaki malını Allah yolunda sadaka olarak verdiğini ifade ediyordu.

Nitekim az sonra 100 deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakir sahabilere karşılık­sız olarak dağıtıverdi. Ebû Bekir (r.a) buna çok sevindi ve Os­man’ı (r.a) alnından öptü.

Osman (r.a), bir defasında Rasu­lul­lah’ın (s.a.v) evinde yiyecek kalmadığını haber almıştı. Derhâl semiz bir koyun, bir miktar un ve yağ alarak Âişe’nin (r.anha) kal­dığı eve götürdü ve şöyle dedi:

“Ey müminlerin annesi! Rasu­lul­lah’ın bunu diğer hanımları arasında pay­laştıra­ca­ğı­nı sanıyorum. Asla yapmasın. Çünkü ben onlara da bunların aynı­sını göndereceğim.”

Rasulullah (s.a.v) eve gelip durumu öğrenince:

“Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş, gelecek, açık ve gizli bütün günahlarını bağışla!” diye dua etti.

Ali, Fatıma’yla (r.anhuma) evleneceği zaman, düğün masrafı yapmak için zır­hını satılı­ğa çıkartmıştı. Pazarda Osman’la (r.a) karşılaştı. Hemen müjdeyi verdi. Sonra da me­hir parası için zırhını satmak istediğini söyledi. Osman (r.a.) 480 dirheme zırhı satın aldı, parasını ödedi. Sonra Ali’ye döndü ve şöyle dedi:

“Yâ Ali, Allah yolunda hizmet etmen için bu zırhı sana düğün hediyesi olarak veriyorum. Bu zırh ancak senin gibi bir İslam kahramanına layıktır.”

Osman’ın (r.a) en büyük hususiyetlerinden birisi de cömertliğiydi. Osman (r.a), servetini Allah yolunda harcamaktan çekinmezdi. Bir defasında Müslümanlar içecek su bulmakta sıkıntı çekiyorlardı. Rûme Kuyusu’nun suyundan başka tatlı su bulamıyorlardı. Bu kuyu ise bir Yahudi’ye aitti. Suyu Müslümanlara çok pahalı­ya satıyordu. Bu durum Rasulullah’ı (s.a.v) çok üzüyordu. Sahabilerle be­raber olduğu bir sırada:

“Rûme Kuyusu’nu kim satın alırsa, cennette de onun benzer bir kuyusu olacaktır.” buyurdu.

Osman (r.a) da oradaydı. Hemen harekete geçti. Yahudi’yi buldu. Kuyuyu satın almak istediğini söyledi. Yahudi kuyunun tamamını satmaya yanaşmadı. Çok yüksek bir fiyata yarısını sattı. Osman (r.a) sevinçle Rasulullah’ın (s.a.v) huzuruna çıktı. Kuyunun yarısını satın aldığını ve Müslümanlara vakfettiğini söyledi. Rasu­lul­lah (s.a.v):

“Osman’ın hayrı ne güzel hayırdır!” buyurarak onu taltif etti. Osman (r.a) bilahare kuyunun diğer yarısı­nı da satın alarak tasadduk etti.[8]

Ebû Bekir’in (r.a), halifeliği sırasında istişare ettiği ve görüşüne başvurduğu sahabi­lerin başında Osman (r.a) gelirdi.

Ebû Bekir (r.a) ölüm döşeğinde iken, kendisinden sonra halife olacak zatın va­sıf­la­rı­nı Osman’a (r.a) anlatıyordu.  Osman (r.a) da bunları kaydediyordu. Ebû Bekir (r.a), tarif ettiği zatın ismini anmadan bayılmıştı. Osman (r.a) “vefat ettiği” zannıyla Ömer’in (r.a) ismini yazdı.

Biraz sonra Ebû Bekir (r.a) ayıldı, kimi yazdığını sordu. Osman (r.a), “Ruhunu teslim ettiğini sanmıştım. Tefrika çıkmasından korktuğum için Ömer bin Hattab’ı yazdım, ey müminlerin emîri!” dedi.

Ebû Bekir (r.a), onun bu hassasiyetine çok sevindi ve memnuniyetini şöyle di­le getirdi:

“İslam’a ve Müslümanlara yaptığın bu iyiliğinden dolayı Allah seni hayırla mükâfatlandırsın! Şayet kendini de yazmış olsaydın, yine isabetli hareket etmiş olurdun.”[9]

Osman (r.a), Ömer (r.a) devrinde de bütün gücüyle ona destek olmuş ve önemli hizmetlerin tedvirinde görev almıştı. Vefatını müteakip Ömer’in tayin ettiği şûra meclisi, Osman’ı (r.a) halife seçti.

Şûra şu zatlardan meydana geliyordu:

Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas, Talha, Zübeyr, Osman ve Ali (r.anhum)…

Ömer’in oğlu Abdullah (r.a) da bu heyette bulunuyordu. Ömer (r.a), vefatını müteakip bu şûranın, içlerinden birisi­ni üç gün içinde halife seçmesini vasiyet etmişti.

Ömer’in (r.a) teçhiz ve tekfininden sonra, heyet durumu iki gün boyunca müzakere ettiği hâlde bir türlü karara varamadı. Üçüncü gün Abdurrahman bin Avf, altı adaydan üçünün adaylıktan çekilmesini, geri kalan üçü üzerinde tercih yapılmasını teklif etti. Bunun üzerine Zübeyr (r.a) Ali’yi (r.a),  Sa’d (r.a) da Abdur­rahman bin Avf’ı (r.a),  Talha (r.a) ise Osman’ı (r.a) aday gösterdi. Abdurrahman bin Avf (r.a.) adaylıktan feragat ettiğini açıkladı. Bunun üzerine seçim Osman (r.a) ile Ali (r.a) arasında kaldı.

Daha sonra Abdurrahman (r.a) her ikisiyle görüşmeler yaptı. Bu arada, sokak­taki adama, evdeki kadına ve mektepteki çocuğa varıncaya kadar herkesin görüşünü aldı Çoğunluk Osman’ı (r.a) tercih ediyordu.

Abdurrahman (r.a) daha sonra halkı mescide davet etti. Halifeliğe Os­man’ı (r.a) müna­­sip gördüğünü açıkladı ve ona biat etti. Abdurrahman’dan (r.a) sonra Osman’a (r.a) biat eden ikinci şahıs Ali (r.a) oldu. Bunları diğer Müslümanlar ta­kip etti. Hepsi de biat et­­tiler. Osman (r.a) böylece 644 tarihinde halife seçildi.[10]

Osman’ın (r.a) hilafetinin ilk altı yılı fetihlerle geçti. Bu zaman içinde Afri­ka’nın mühim bir kısmı fethedildi. İspanya’ya ilk Müslüman akınları başlatıldı. Kıbrıs fethedil­di. Ayrıca Ömer’in (r.a) vefatını fırsat bilerek isyan eden Ermenis­tan ahalisi itaat altı­na alındı, Taberistan fethedildi. Bu yılın en mühim bir hadi­sesi, İslam donanmasıyla Bi­­zans donanmasının Akdeniz’de karşı karşıya gelme­si ve İslam donanmasının 500 par­­çalık Bizans donanmasını bozguna uğratmasıdır. Bu zafer, Müslümanlara Akdeniz’de rahat manevra yapma imkânını ka­zandırdı. Müslümanlar, Malta ve Girit adaları­na çıktılar. Bu arada bir grup Müs­lüman, Anadolu sahillerine çıkarken, diğer bir grup da İstanbul surlarına dayan­dı. Rasulullah’ın (s.a.v) müjdesine layık olabilmek için gayret göstermiş­lerdi.

Yine bu zaman zarfında idarede eyalet sistemi kökleştirildi. İslam ülkesi mülki ve idari olmak üzere iki sisteme ayrıldı.

* * *

Osman’ın (r.a) gerçekleştirdiği büyük ve tarihî hizmetlerinden birisi ve en mühimi, şüphesiz “Kur’ân-ı Kerim nüshalarının çoğaltılması” işidir. O sıralar Erme­nistan ve Azerbaycan fethine katılmış olan sahabiler arasında Kur’ân-ı Kerim’i okuma hususunda bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Çünkü Irak ordusunda bulunanlar İbni Mes’ud’dan, Şam ordusunda bulunanlar da Ubey bin Kâb’dan Kur’ân okumayı öğrenmişlerdi. Aradaki küçük farklılıklar sebebiyle Huzeyfetü’l-Yemanî, Osman’a (r.anhum) gelmiş:

“Bu ümmet, Yahudi ve Hıristiyanlar gibi ih­tilafa düşmeden önce onların imdadına yetiş!” demişti.

Bu müracaat üzerine Osman (r.a), hemen bir istişare meclisi topladı. Bu he­yet, yardımcılarıyla birlikte 12 kişiden müteşekkildi. İleri gelenleri Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Zübeyr, Sâid bin Âs ve Abdurrahman bin Hâris (r.anhum) idi. Heyet, Ömer’in (r.a) evinde ve Hafsa’nın (r.anha) himayesinde olan Kur’ân nüshasını, Ebû Bekir (r.a) zamanında toplatılan nüsha esas alınarak beş (veya yedi) nüs­ha olarak çoğalttı. Çoğaltılan bu nüshalar Kûfe, Basra, Şam, Mekke, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi. Bir nüsha da Medine’de bırakıldı. Bu nüshaya “imam” adı verildi.

* * *

Hicret’in 35. senesinde,  Osman’ın (r.a) hilafetinin de 12. yılında Kûfe, Basra ve Mısır gibi bölgelerden gelen bozguncular, Osman’ın (r.a) evini muha­sara altına aldılar. Başta Ali (r.a) olmak üzere ileri gelen sahabiler muhasarayı kaldırmak için gayret gösterdiyse de, buna bir türlü muvaffak olamadılar. Ka­der hükmünü yerine getirecekti. Bozguncular bu edep ve hayâ abidesi, masum ve mazlum halifeyi şehit etmeye kararlıydılar. Osman (r.a), gözü dönmüş cani­lere son defa hitap ederek şöyle dedi:

“Beni niçin öldürmek istiyorsunuz?! Hâlbuki ben, Rasu­lul­lah’ın şöyle buyur­duğunu işitmişim: ‘Şu üç hâlin dışında Müslüman’ı öldürmek haramdır: Evliy­ken zina eden, kasten adam öldüren, Müslüman olduktan sonra dinden dönen…’ Allah’a yemin ederim ki, ben ne Cahiliye döneminde, ne de Müslüman olduk­tan sonra zina etmedim. Hiç kimseyi öldürmedim. Müslüman olduktan sonra da bu dinden asla ayrılmadım… O hâlde beni neye dayanarak öldürmek istiyorsu­nuz?!”[11]

Fakat fitne ağları örülmüş, tahrikler yatıştırılamayacak noktaya varmıştı. Ali (r.a), iki oğlunu, Hasan ve Hüseyin’i halifeye nöbetçi bırakmıştı. Abdullah bin Ömer ve bazı sahabiler de aynı şekilde halifeyi bekliyorlardı. Bu arada bozgun­culara karşı koyacak kuvvet vardı. Abdullah bin Zübeyr, Zeyd bin Sâbit, Ebû Hüreyre (r.a.) ve diğer sahabiler, Allah’ın dinine yardım etmeye hazır oldukla­rını, halife izin verirse bozguncularla savaşmak istediklerini söylediler. Fakat Osman (r.a), Müslüman kanı akmasını asla istemiyordu. Bu istekleri hep geri çe­viriyordu:

“Ben hiçbir zaman ‘Müslüman kanı döken bir halife’ olarak anılmak istemem. Tek bir kişinin kanının dökülmesinden bile Allah’a sığınırım! Ben savaşsam on­lara galip geleceğimi gayet iyi biliyorum. Fakat ben onları da, onları aleyhimde kışkırtanları da Allah’a havale ediyorum…”[12]

Edep, hayâ ve fazilet timsali, İslam’ın üçüncü halifesi, şehadetinden bir gün önce rüyasında, Rasulullah (s.a.v) ile birlikte Ebû Bekir ve Ömer’i gördü. Rasuılullah (s.a.v) kendisine hitaben:

“Biz oruçluyuz, seni de iftara bekliyoruz.” buyurmuştu. Osman (r.a) uyandıktan sonra o gece hemen oruca ni­yet etti.

Sevinçliydi. Çünkü artık Allah ve Resûl’üne kavuşma günü gelmişti. O gün cuma idi. Kur’ân okumaya başladı. Bozgunculardan birkaçı tam bu sırada fırsat bulup içeri daldılar ve Osman’ı (r.a) şehit ettiler. Osman’dan (r.a) akan kanlar, okuduğu Kur’ân’ın üzerine damladı. Böylece, Rasulullah’ın (s.a.v) istikbale ait bir mucizesi daha gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü onun “haksız yere şehit edi­leceği”ni haber vermişti.

* * *

Osman (r.a), Rasu­lul­lah’tan  146 hadis rivayet etmiştir. Bunlardan Ahmed bin Hanbel’in “Müsned”inde yer alanlarından bazıları şunlardır:

“Kabir, ahiret yurtlarının ilkidir. Bir kimse eğer orada kurtuluşa ererse ondan sonrası daha kolaylaşır. Eğer orada kurtuluşa eremezse, ondan sonrası daha da zorlaşır.”

“Bir Müslüman, yolculuk veya başka bir maksatla evden çıkar ve ‘Allah’a iman ettim. Allah’a dayandım. Allah’a tevekkül ettim. Allah’ın güç ve kuvveti dışında hiçbir güç ve kudret yoktur.’ diye dua ederse, evden bu şekilde ayrılışı iyiliklere kavuşmasına vesile olduğu gibi, kötülüklerden de uzaklaşmasına se­bep olur.”

“Lâilâhe illallah gerçeğini bilerek ve ona inanarak ölen kimse cennete gi­der.”

“Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılan kimse, bütün geceyi ibadetle geçir­miş olur.”

“Kim güzel bir şekilde abdest alır, mescide girer ve namazını kılarsa, diğer namaz vaktine kadar arada geçen günahlarını Allah affeder.”[13]


____________________________________

[1]Tabakât, 3: 55; İnsânü’l-Uyûn, 1: 446; İstiâb, 4: 221
[2]age.
[3]Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 26-27.
[4]Tirmizî, Menâkıb: 19.
[5]Üsdü’l-Gàbe, 3: 378.
[6]Sîre, 3: 330; Zâdü’l-Mead, 3: 290-291.
[7]Tirmizî, Menâkıb: 19; Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 97.
[8]Tirmizî, Menâkıb: 19.
[9]Hayâtü’s-Sahâbe, 2: 14.
[10]Asr-ı Saadet, 1: 293-294
[11]Asr-ı Saadet, 1: 293-294
[12]Tirmizî, Menâkıb: 19; Müslim, Fezâilü’s-Sahâbe: 28.
[13]Müsned, 1: 57-75.

Written by

The author didnt add any Information to his profile yet

Leave a Comment